Günün Şiiri

İZ
 bize korkmayı öğrettiler ilkin
biz de öğrendik
kahperengi korkmayı
kahperengi
saklanmayı sonra
kıpkırmızı
korunmamız buyrulmuştu çünkü
tehlikeli bütün güzelliklerden
canımız yanmasın diye
canımız yanmasın diye
keşkelerle yaşamayı
göze aldık hep nedense

sonra beni öğrendik
hem tenimizdekini
hem de içimizdekini
ve hep korktuk
acı cekmekten, yanlış yapmaktan, kontrolden çıkmaktan
iyi vatandaşlar kontrolden çıkmaz, iyi insanlar da
onca işin arasına bir de bekçiliği sığdırdık
yarınlara erteledik hayatı hep gururla
bi sıkımlık canımız vardı halbuki
bi sıkımlık can

kendimizi kandırmanın yolu nereden geçer
roma'ya çıkan yollardan kaçı yolda vurulur

bizler hep işin kolayına kaçtık
kaçmak alışmaktı
kaçaktık
hüzünlü şarkıları alkolle biçip
kefenler yaptık
üzerine yitik bir kuşak bağladık

gözyaşlarımızı kilitleyemeksek de
gönlümüzü kilitlemeyi becerdik
burnumuzun ucundan ölüler geçti
bizim bacak aralarımızda kan
gülüşlerimizde fermuar
aldırmadan
yap boz hüzünler yapıştırdık
makyajlı yüzlerimize

kimsesiz bir kentin sığınmacılarıyız
aslımız çürüyor farkında değiliz
başkalarına hep fotokopilerimizi veriyoruz
büyültülmüş fotokopilerimizi

tekrar tekrar başa dönüyoruz. 
 
Gürkan Kesici

Günün Mottosu

En doğrusu, halen en doğru bildiğinizi 
yanlışlayacak yeni varsayımlar geliştirmektir. 

Sir Karl Popper

Günün Şiiri

SELA
 
Gökyüzünde akan tek kişilik bir uçak gibi
Devletin hava sahasını daraltan
Böylece geçtim ölümlerden, altyazılı bir şiirde
Kötü bir çeviriyle kendimi aldataraktan

Otuzlu yaşlar intihar yaşlarıdır

Ömrümüzün gazeli savrulur soluğumdan
Musluklar bozuktur, kadınlar şikayetçi
Bir küçük rakının, üç günlere bölündüğünü hatırlatan

Ve şairlerin selaları yükselir meyhanelerden

Çünkü otuzlu yaşlar intihar yaşlarıdır

Gitsem, kayıt mı olsam seçmen kütüklerine

Yoksa avluda uyuklayan köpekle mi helalleşsem...

 
Ahmet Erhan


Fazıl, saçmalayan bir dünyalıdır. Arabesk bu coğrafyanın dillerinden biridir. Amerika'da blues tarla işçilerinden, caz kerhanelerden, İngiltere'de punk varoşlardan, tamamiyle rock ezilmişlerden doğmuştur. İstisnalar hariç hepsi isyankardır. Arabesk ise Türkiye'de ezilmişlerden doğmuş ama isyan edememiş, kendini geliştirememiştir. Ancak bu, arabeski aşağılamayı, icra edenleri ve dinleyenleri yavşak konumuna getirmez.

SİKTİR GİT FAZIL
Ben dinlerken yavşaksam, bana bu
hakareti eden rönesans bozuntusu elitist
Fazıl da, fazıllar da amcıktır.
Elini sürmesin o piyanoya. Kirletiyor.
Siktir git Fazıl. Seni artık Chopin bile sevmiyor.

K. İskender

Sonra Yapılacak Tek Şey Var

 Sen. Makinenin başındaki adam, atölyedeki adam.
Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp 
miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve büroda çalışan kız. 
Yarın sana el bombalarını doldurmanı ve keskin nişancı tüfeklerine 
dürbün takmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Fabrika sahibi. 
Yarın sana talk pudrası ve kakao yerine 
barut satmanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Laboratuardaki araştırmacı.
Yarın sana eski yaşamı yok edecek yeni bir ölüm
keşfetmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Odasındaki şair.
Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret
şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Hastasının başındaki hekim. 
Yarın sana cepheye gönderilecekler için sağlam 
 raporu yazmanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Kürsüdeki rahip. 
Yarın sana cinayeti kutsamanı ve savaşa övgüler 
yağdırmanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Gemideki kaptan. 
Yarın sana buğday taşımayı bırakıp tank ve top 
taşımanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Havaalanındaki pilot. 
Yarın sana kentlerin tepesine yakıp yok eden 
bombalar yağdırmanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. 
Yarın sana asker üniformaları dikmeye 
başlamanı emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Cübbesinin içindeki yargıç. 
Yarın sana askeri mahkemeye gitmeni 
emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Tren istasyonundaki. 
Yarın sana cephane ve asker taşıyan trenlerin kalkması 
için sinyal vermeni emrederlerse, 
yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Köydeki. Sen. Kentteki. 
Yarın askere alma belgeleriyle kapına 
dikilirlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Normandiya’daki ana, Ukrayna’daki ana, 
sen San Fransisco’daki ve Londra’daki ana. 
Sen Hoang Ho ve Missisippi kıyılarındaki ana. 
Sen, Nepal’deki ve Hamburg’daki, 
Kahire’deki ve Oslo’daki ana; yeryüzünün dört bir yanındaki analar, 
dünyanın tüm anaları, yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, 
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, 
yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!..

Analar, HAYIR deyin!

Çünkü hayır demezseniz analar, 
eğer hayır demezseniz, işte o zaman, 
Pus çökmüş, gürültülü liman kentlerinde iniltiler çıkaran koca gemiler 
suskunluğa bürünecekler ve su almış dev mamut kadavraları gibi, 
rıhtımların yosun ve midye bağlamış, ölgün, ıssız duvarları 
önünde miskin miskin yalpalayacaklar; daha önce ışıltılar 
saçan o görkemli gövdelerden, bir balık 
mezarlığı gibi, çürük, sayrı, ölü kokular yayılacak…

Tramvaylar, iç karartıcı, aynalı kuş kafesleri gibi eğrilip bükülecekler 
ve bombaların açtığı çukurlarla kaplı, yitik sokaklardaki 
damları delik deşik barakaların ardında, teller ve rayların 
şaşkın çelik iskeletlerinin yanı başında, 
patlamış taç yaprakları gibi öylece uzanacaklar…

Çamur rengi, ağır, kurşun gibi bir sessizlik ortalıkta kol gezecek;
tüm oburluğuyla büyüyerek, okullara, üniversitelere, tiyatrolara, 
spor alanlarına, çocuk bahçelerine ürkünç, 
açgözlü ve önlenemez bir biçimde çöreklenecek…

Bunların hepsi olacak…

Altın sarısı, sulu üzümler bakımsız yamaçlarda çürüyecek,
pirinçler kıraç topraklarda kuruyacak, patatesler 
sürülmüş tarlalarda donacak, ölü sığırların kaskatı 
kesilmiş bacakları ters çevrilmiş süt sağma tabureleri gibi göğe dikilecek…
Enstitülerde, büyük hekimlerin dahice buluşları çürüyüp küf tutacak…

Son un çuvalları, son çilek reçeli kavanozları, 
balkabakları ve vişne suları mutfaklarda, odalarda, 
kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda bozulup 
heba olacak; devrilmiş masaların altındaki, paramparça 
tabaklardaki ekmek küf bağlayacak, erimiş tereyağlar 
arap sabunu gibi kokacak; tarlalardaki ekinler, 
paslanmış sabanların yanı başında bozguna 
uğramış bir ordu gibi boyunlarını bükecekler; 
fabrikaların çimenle örtülü tüten bacaları un ufak olacak…

Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, 
ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak;
bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan uçsuz bucaksız mezarlar, 
dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler 
arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken şu korkunç soruyu soracak: 
NEDEN? 
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip gidecek,
yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin molozları arasında yok olacak, 
girilmez yer altı sığınaklarına çarpıp parçalanacak. 
Son hayvan-insanın son hayvansı çığlığı hiç duyulmadan, 
hiç yanıtlanmadan kan göllerinde boğulacak…

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece, 
eğer… eğer… eğer… HAYIR demezseniz!

Wolfgang Borchert 
(Çev: Celal Üster)